Hikayeler » Sizin Gönderdikleriniz » Methodist Kilisesinde Sohbet

Methodist Kilisesinde Sohbet




    11 Eylül Hadisesi’nden sonra Amerika’da özel kuruluşlardan tutun, liseler, üniversiteler ve kiliselere kadar binlerce kurum ve topluluklar; varsa İslâmî Organizasyonlar ile yoksa çevrelerinde bulabildikleri Müslümanlarla temasa geçerek kendilerini İslâm hakkında bilgilendirme talebinde bulundular. 11 Eylül’ü takip eden bir ay içinde tam 4 bin resmi konferansla İslâm anlatıldı. Kayıtlara girmeyen toplantıların sayısı ise belli değil. İbrahim Abi bu dönemde burada ziyaretçi profesor olarak bulunurken birçok toplantıya konuşmacı olarak katılarak büyük hizmetlere vesile oldu. Hatta bir keresinde aynı gün ve aynı saatte farklı iki yerden gelen sohbet taleplerini reddetmemiş olmak için birisine bizim katılmamızı rica etti ve katıldık.

    Kasım 2002. Her yılın Kasım Ayı sonlarında Şükran Günü kutlamaları yapılır. Amerika’ya ilk gelen Avrupalılar’ı buradaki yerliler hindiler keserek doyurmuş ve ağırlamışlar. Bu günün hatırasına Amerikalılar Allah’a şükür manasında kutlamalarda bulunurlar. Aileler toplanır ve hindiler pişirilir sonra hep birlikte şükredilir. İbrahim Abi’ye vekâleten gittiğimiz yer bir kilise. Kilise Papazı Şükran Günü’nde farklı bir program düzenlemiş. Her dinden temsilciler çağırarak kendi kilisesinde cemaatine başka dinlerdeki şükür kavramı ile ilgili bir konuşma yapmalarını istemiş. Bizden program başında Kur’an’dan bir aşır okumamızı rica etmişti. Bu yüzden Haşir Sûresi’nin son ayetlerinin meâlini fotokopi yaptırarak yanımda götürdüm. ‘‘Kâfirler Allah’ı inkâr etmiyorlar, sıfatlarında hata ediyorlar.’’ diyordu Üstad. Kur’an’ın Allah’ı bize nasıl tarif ettiğine dair güzel bir misal olur diye düşündüm.

    Her konuşmacıya tanınan süre onbeş dakika. Kilise Papaz’ının kendisi Protestan ve adı da Kreg. Katolik bir Papaz, bir Yahudi Haham, Bahailerden bir hanım ve Müslüman konuşmacı olarak da biz varız. Kreg açılış yaparken ‘‘Ben hep Kur’an’ın güzel okunduğunu duymuşumdur. Ama hiç dinlemedim. Bugün aramızda bir Müslüman var ve izninizle kendisinden bize biraz Kur’an okumasını isteyerek programı başlatmak istiyorum.’’ dedi. Kürsüye çıktım. Okuyacağım aşırın meâlini ellerinde tutan bir Hıristiyan cemaat karşımda bekliyor. Gözlerimi kapadım ve okudum. Bir kilisede Kur’an okumak…neler hissettiğimi anlatmam mümkün değil. Dereli Hafız Ahmed Efendi’nin Barla Lahikası’nda rüyasını anlattığı fıkra geçti satır satır gözümün önünden…

    Konuşmacılar günün anlam ve önemi ile ilgili konuşmalarını yaptılar: Allah’a şükretmeliyiz, şükretmeliyiz, şükretmeliyiz…Sıra bize geldi. Sözlerime ‘‘Bizde öyle Şükran Günü falan yok.’’ diye başladım. ‘‘Şükür bizde yıllık değil, aylık değil, günlük değil, anlıktır.’’ Zamanın müsaadesizliği sebebiyle Birinci Söz’ün ahirindeki ‘‘Asıl mal sahibi bizden ne istiyor?’’ bahsini özetledim. Zikir, şükür ve tefekkür misallerinin hayatımızı nasıl işgal ettiğini dinleyenler ziyadesi ile memnun olmuşlardı ki cemaat içinden ‘‘Bundan sonra yerken içerken bunları hiç unutmaycağım.’’ diyenler oldu.

    Kilise’den dostça ayrıldık. Fakat bu toplantının beni asıl mesrur eden neticesi bil’ahare zuhur etti. Bir kaç gün sonraydı ki Papaz Kreg bir email gönderdi: ‘‘İsmail, şehrimizdeki tüm kiliselerin papazları bir araya gelerek cemaatlerini İslâm aleyhinde bilgilendirmek için bir panel düzenliyorlar. Tüm şehirde bu panele katılmayan tek papaz benim ve tek kilise benim kilisem. İslâm’ın şükür kavramındaki zenginliğini öğrendikten sonra bu panele katılmak bana çok utanç verici geldi.’’

    Böyle bir panelin düzenlenmesi oldukça üzücü idi. Yalnız onbeş dakikalık bir sohbetle Kreg’in geri durması bir o kadar da sevindirici ve teşvik edici idi. Geçen süre içinde Kreg iki kez mescitlerdeki aktivitelere katıldı ve bir kez de evimize yemeğe geldi. Dostluğumuz ilerledi. Şükran Günü programından neredeyse iki sene geçmişti ki 2004 Haziran’ında başka bir program için yine davetiye gönderiyordu. İki yıl önce İslâm aleyhine panel düzenleyen şehir papazları şimdi Kreg’ten kendilerine İslâm hakkında konuşabilecek biri var mı diye soruyorlarmış. ‘‘Gelebilir misin?’’ dedi. 13 Haziran Pazar günü iki kilisede konuşma yapmak üzere anlaştık.

    13 Haziran 2004, Pazar, sabah 9:00

    Kreg’in kilisesinde, Şükran Günü için gittiğim o kilisede en arka sırada oturuyorum. Ayinlerini izliyorum. Bitince beni kürsüye çağırdı. Anne-babalarının kiliseye getirdikleri 5-6 yaşındaki bir kaç çocuğa kısaca İslâm’ı anlatmamı istedi. Tabi bu zor işte kendisi çocuklara sordurduğu sorularla bana yardımcı oldu.

    - "Hadi soralım çocuklar Müslümanlar bizimle aynı Allah’a mı inanıyorlar?’’

    - "Evet biz sizlerle aynı Allah’a inanıyoruz. Müslümanlar ilk insan ve peygamber Adem’i (a.s.) yaratan, sonra da Nuh, İbrahim, Musa ve İsa (a.s.)’ı gönderen Allah’a inanıyoruz.’’ Bu yaştaki Hıristiyan çocukların din namına en çok duyabilecekleri büyük ihtimalle bu isimler olabilirdi. Kreg devam etti.

    - "Şimdi başka bir soru soralım. Biz ibadet için haftada bir kere kiliseye geliyoruz. Sorun bakalım Müslümanlar haftada kaç defa ibadet ediyorlarmış.’’ Sonra çocuklar hep bir ağızdan ‘‘Kaç defa ibadet ediyorsunuz.’’ diye bağırdılar.

    - "Biz günde beş vakit namaz kılıyoruz. Bu da haftada otuzbeş kez ibadet ettiğimiz anlamına gelir.’’ Kreg araya girdi ve,

    - "Otuzbeş defa?!! Otuzbeş defa?!! Bizim haftada bir defa ibadetimize karşılık Müslümanlar günde beş defa ibadet ediyorlar. Beş defa! Beş defa!

    Papaz Kreg tekrar tekrar söyledi bu ‘‘Beş defa günde, otuzbeş defa haftada.’’ sözünü. Aslında kendisi bizim günde beş vakit namaz kıldığımızı biliyordu. Bu kadar vurgulamasının hikmeti biraz sonra yapacağı konuşma ile ortaya çıktı. Beni arkadaki yerime uğurladı ve muhteşem bir konuşma yaptı:

    - Amerika dindar bir ülkedir! Amerikalılar dindardır! Biz Allah’ı severiz. Allah’ı çok severiz. Bugün burada toplanmamızın gayesi de bu. Dindarlığımızın gereği Allah’a ibadet için bir Pazar sabahı erkenden biraraya gelmiş bulunuyoruz. Haftada bir kere. Gerçek ise şu ki din Amerika’da ölüyor. Bunun en büyük delili bugün burada oturan şu cemaattir. Sizlersiniz. Bizleriz. Hani nerede gençlerimiz? Siz üç-beş yaşlı müdavimimiz de vefat ettikten sonra bu kilisenin kapısını kim çalacak, kim açacak? Biz ayin için toplanmışken gençlerimizin haftada bir kez ve bir saat bile aramızda bulunmaya tahammülleri yok. Ve biz dindar bir halkız, öyle mi? Ben millî bir günde bir anma törenine katıldım. Tek bir kez bile Allah ismi anılmadı. Dindar bir memleket ve dindar bir milletin kutlama törenlerinde bir kez bile Allah lafzı zikredilmedi. Ve biz Amerikalılar dindarlığımızla gurur duyuyoruz. Biz kendimizi kandırıyoruz. Din Amerika’da ölmüştür muhteremler. Kendimizi kandırmakla yetinmedik. Saygımızı da yitirdik. Dindar olduğumuza kendimizi o kadar inandırdık ki bir başkasının bizden daha iyi olacağına ihtimal bile vermedik. Sevmediğimiz, nefret ettiğimiz Müslümanlar bizim haftada bir taptığımız ilaha günde beş kez secde ediyorlar. Biz cennete gidiyoruz, onları da cehenneme gönderiyoruz. Kim daha dindar? Biz mi yoksa her hafta bizden otuzbeş kat fazla ibadet eden Müslümanlar mı? Kim ölü? Son üç-beş yaşlısı ile ayakta durmaya çalışan Hıristiyanlık mı? Yoksa İslâm mı? İki kez camileri ziyarete gittim. Gençlerle dop-doluydu. Kim diri? İslâm değil mi? Kim dindar? Dindarlığı ile övünüp de bir anma gününde bile Allah’ın adını ağzına almayan bizler mi yoksa yatarken-kalkarken, konuşurken-susarken, yerken-içerken, yürürken-dururken…ağzından Allah’ı düşürmeyen Müslümanlar mı? Artık kendimizi kandırmaya bir son vermenin zamanı gelmedi mi? Ne vakte kadar sevdiğimiz Allah’ı bizden çok seven, taptığımız Allah’a bizden çok ibadet eden bu insanlardan nefret edeceğiz? Dostumuz kim, düşmanımız kim, bunu ayırdetmenin zamanı değil mi? Toplumumuzu mahveden alkol, her türlü ahlaksızlık, kumar, uyuşturucu mu olmalıdır düşmanımız? Yoksa tüm bu bağımlılıklardan kendini alıkoymayı başarmış Müslümanlar mı? Kendimizi korumak adına bile olsa bu insanlarla dostça ittifak içinde olmalı değil miyiz?! Kim dost, kim düşman? İsmail Türkiyeli bir Müslüman. Türkleri Hıristiyan Dünyası’nın doğudaki son kalesi olan Konstantinopol’ü düşüren Müslümanlar olarak bilir ve öyle de sevmeyiz. Halbuki kimse bilmez; Türkler Konstantinopol’ü kuşattıklarında Bizans imparatoru Avrupa Hıristiyanları’ndan yardım istemişti. Katolik Avrupa da mezhep farklılığından dolayı Ortodoks Hıristiyan olan Bizans’a çok geç ve gönülsüz yardımıyla ihanet etmekte hiç tereddüt etmedi. Fetihten en kârlı çıkan ise adil Türk kumandanı ile Bizans imparatorunun zulmünden kurtulan Hıristiyanlar oldu. Şimdi söyleyin kim dosttur kim düşman? Bir tarafta sırf farklı bir Hıristiyan mezhebinden olduğu için Bizans’a yardım etmeyen biz diğer Hıristiyanlar, öte yanda kendi topraklarında zulüm altında yaşayan ve kendilerine yardım etmediğimiz dindaşlarımıza din hürriyetini sağlayan Müslümanlar. Kim gerçek, kim yalan? Yardıma muhtaç olanlara kapısını kapatanlar mı, fethettiği yerlere adalet ve hürriyet götürenler mi sevmeye layıktır? Artık dost ve düşmanı ayırmak ve tarihte bir kez olsun doğru saflarda yer almanın zamanı gelmedi mi? Ben İsmail’le ilk tanışmamızdan sonra onunla tekrar görüşmem uygun olur mu diye çok tereddüt ettim. Günlerce Allah’a yakardım: ‘‘Allah’ım bir Müslümanla dost olmak doğru mudur?’’ diye sancı çektim. Acılar içinde kıvranırken bana doğru yolu göstermesi için Allah’tan bir işaret beklediğim gün İsmail beni ve eşimi yemeğe davet etti. ‘‘Evet, işte bu dedim.’’ ve benden çok daha katı bir mezhepten olan karımı ikna ederek birlikte gittik. Onlar da bizim gibi insanlar. Onların da evi var, ailesi var. Onlar da sevgi var, saygı var. Yediğimiz Türk Yemeği’nin tadını hâlâ unutmuş değiliz. Size de söylüyorum. Çevrenizde Müslüman aileler varsa lütfen gidin tanışın ve lütfen şeytanı dinleyip tereddüte düşmeyin. Sizi temin ediyorum hayatınıza tat gelecektir!

    Kreg’in ruhları galeyana getiren on dakikalık bu hararetli konuşmasını en arkada dinlerken göz yaşlarıma hakim olamadım. Odasına geçtiğimizde kendisine sarıldım ve defaatle teşekkürlerimi ifade ile kendisini ve cemaatini bir Türk Yemeği’ne daha davet ettim. Fazlası ile hakketmişti.

    Kreg Protestan bir Hıristiyan ve üniversitede tarih bölümünden mezun olmuş. İlahiyatta’da yüksek lisans yaparak papaz olmuş. Saat 1’de diğer kilisedeki sohbetimize gecikmemek için buradan çabucak ayrıldık.